3.11.13

5. DİRENİŞİN SESLERİ


/// Gezi direnişinin ilk günlerinde Gezi Parkı’nda karşılaştığımızda ses kaydı alıyordun. Sonrasında almaya devam ettiğini biliyorum. Gezi kayıtlarından nasıl bir proje çıkacak ortaya? Merak eden okurlar örneklerini internette bulabilir mi?
Gezi direnişi süresince olayların işitsel boyutunu olabildiğince kaydetmeye çalıştım. Hem İstanbul’da hem de Ankara’da kayıtlar yaptım. Direnişin kişisel, işitsel bir hikayesini ortaya çıkardım. Değiştirilmemiş, müdahale edilmemiş halleri ile bir sinema filmi gibi kurguladığım bu dış ses kayıtlarından oluşan albümü gelecek sene 31 Mayıs 2014’te yayınlamayı planlıyorum. Büyük direnişin başladığı günün yıldönümünde.
/// Gezi, mizah yanı güçlü, yaratıcı ve cesur bir deneyim. Gezi Sanatı hakkında ne düşünüyorsun? Direnmuzik.com gibi albüm projelerini veya tekil üretimleri dinleme imkanın oldu mu?
Gezi direnişi sırasında sokaklarda hem görsel hem de işitsel olarak çok esprili ve yaratıcı işler vardı, bu kesin. Direnmüzik sitesindeki çalışmaların bir bölümünü dinledim ve açıkçası genel olarak yüzeysel buldum. Direniş hakkında eser yaratmak isteyen arkadaşlar gerçek hikayeyi değil de kendilerini anlatmışlar gibi geldi bana. 21. Yüzyılın ilk büyük gençlik hareketi hakkında yapılan bir eserde her gün duyduğumuz basit “loop” ları kullanmanın ne anlamı var ben kavrayabilmiş değilim. Polisten kaçıp sığınılan yerlerdeki duvarların perküsyon gibi çalınıp anında işitsel eserlerin ortaya çıktığı bir direnişten bahsediyoruz. Bu kadar yaratıcı bir direnişin daha yaratıcı eserler hakettigini düşünüyorum ben açıkçası.
/// Memleket dışındaki konserler, performanslar nasıl gidiyor? Son zamanlarda seni en çok heyecanlandıran işbirlikleri hangileri oldu?
Son olarak Marsilya’daydım yeni bir eserin prömiyeri icin. Sadece Marsilya şehrinin seslerinden üretmiş olduğum bir çalışmaydı bu. 6 Kasım’da Borusan Müzik Evi’nde dünyaca ünlü çağdaş müzik topluluğu Bang on a Can All-Stars için bestelemiş olduğum yeni eserimin dünya prömiyeri yapılacak. Eserin ismi “Tales of Oppression and Resistance”. Ekonomik, politik, cinsel birçok farklı baskı sistemleri ve onların eleştirisi üzerine kurulu bir çalışma.
/// Bu sene bir de film müziği çıktı değil mi? Nasıl şekillendi proje?
Yönetmenliğini Melisa Önel’in, yapımcılığını Bulut Film’in yaptığı “Kumun Tadı” nın müziklerini besteledim. Film çok yakında yurtdışı festivallerde gösterilmeye başlanacak. Benim çok sevdiğim, ses tasarımı ve müziğin birbirini çok iyi bütünlediği bir film oldu.
/// Türkiye’de üretilen film müziklerinde ciddi sıkıntılar var. Pek çok filmde hazır ses arşivlerinden fazlasını bulamıyorsunuz. Festival jürileri film müziğine ödül vermekte güçlük çekiyor. Bu durum nasıl aşılabilir?
Bu durum ancak çağdaş estetikleri bilen yeni bestecilerin sektöre daha çok girmesi ile biraz olsun aşılabilir. Burada ana birkaç problem var. Birincisi ana akım filmlerin estetik anlayışı ile alternatif sinema, festival filmi diye adlandırılan akımın anlayışının birbirine neredeyse taban taban zıt olması. İkincisi arşiv sesleri dışında yeni sesler ve anlatımlar talep etmeyen yapımcılar ve yönetmenler. Üçüncüsü film ve karakterlerin dünyası ile ilgisi olmayan arabesk melodiler ile dizi müziği yapmaya alışan müzisyenlerin sürekli kendilerini tekrarlayarak bu yanlış estetik anlayışı aşamamaları. Senaryo, teknik donanım, oyunculuk, montaj gibi konularda kendini sürekli yenilemeye ve geliştirmeye çalışan sektörün ses tasarımı ve müzik konusunda bu kadar geri kalmış olması, üzerinde durulması ve incelenmesi gereken bir durum kanımca.
/// Müziklerini sevdiğin yerli yapımlar var mı? Seni çok etkileyen veya örnek gösterebileceğin?
“Şimdiki Zaman” filminin minimal müzik ve ses tasarımını beğendim. Alternatif Türk sinemasındaki müzik ve ses tasarımı ana akım sinemaya göre çok daha başarılı. Popüler Türk filmlerinin müzikleri çoğunlukla kötü dizi müziği gibi tınlamakta.
/// Türkiye’de bir-iki yönetmen dışında ses tasarımına özenen sinemacı yok. Bu konuda neler demek istersin? Ses konusunda kendini eğitmiş uzmanların eksikliği büyük problem değil mi?
Ses tasarımı konusunda bilgili, deneyimli, tutkulu bir kuşak bizimkisi. 2000 yılında ITÜ MIAM açılana kadar Türkiye’de ses mühendisliği konusunda eğitim alınabilecek bir kurum yok idi. ITÜ MIAM ve diğer kurumlardan mezun olanların bir bölümü müzik, diğer bölümü sinema endüstrisine yöneldiler. O yüzden farkında isen son 10 sene içerisinde yayınlanan albüm ve filmlerin ses kalitesinde genel bir yükseliş var. Ses tasarımının önemi konusundaki farkındalık daha yeni yeni gelişiyor.
/// Genç kuşakta sese meraklı, kulaklarını farklı kaynaklardan besleyen, ses konusunda eğitim bulmaya/almaya çalışan gençler var. Onlara ne önerirsin?
Birincisi ellerine ne geçerse dinlemeleri gerek. Autechre’dan, Madonna’ya, Ligeti’den Lhasa’ya kadar. Ne kadar farklı estetik anlayış ve ses dünyasını tanırlarsa ileride o kadar doğru karar verebilirler. İkincisi mutlaka en kötüsünden en iyisine tüm farklı mikrofonları, kayıt cihazlarını, tüm teknik ekipmanları tanımaları gerekli. ITÜ MIAM gibi kurumlarda eğitim almaları da kendilerine çok büyük bir artı sağlayacaktır. Tüm bunların dışında eğer mümkünse yurtdışında staj yaparak veya kısa süreli de olsa çalışarak deneyimlerini artırmaları çok faydalı olacaktır.
/// Gezi’yle başladık ses konusuyla devam ettik. Gezi deneyiminde seni en çok etkileyen Ses ne oldu?
Bunun için birçok örnek verilebilir. Elmadağ’da polisten kaçanların duvarlardaki metal plakalara vururken attıkları sloganların sesi, uzakta atılmış olan ses bombasının binalar arasındaki reverberasyonu, Taksim’de yakılan ateşlerin arasında atılan sloganlar, polislerin atmakta olduğu biber gazı bombalarının 100 metre ötedeki sesi ve bunun gibi daha birçok farklı ses. 
Bu sesler ve daha fazlası albümde yer alacak! Kendi kişisel hikayem olarak tabii ki.

26.4.13

04. SİNEMATİK BİR DENEYİM



/// Konserin geç başlamasına neden olan kaza neydi? 
Konserin başlangıcına tam 15 dakika kala kafamı ve burnumu 3.kattaki camlı kapıya çarptım. Kanamayı durdurmak için backstagede çok uğraştık. Futbolcuların iğne yaptırıp sahaya çıkmaları gibi ben de burnuma buz koydurup şişmeyi önledikten sonra sahneye çıktım.

/// Konser esnasında sızladı mı hiç burnun?
Konserin ilk 5 dakikası biraz sersem gibiydim açıkçası, ikinci eser “Below the Cold Ocean” ile birlikte müziğin içine girebildim.

/// Bu arada izlediğimiz bir konser değildi aslında. Müzik yapan değil daha çok müziği yönlendiren gibiydin. Bu performans esnasında yanına müzik yapan birileri katılabilir miydi?

Alıştığımız formatta bir konser değildi doğru, çünkü sahnede bir “performer” yok idi. Ancak elektronik müziğin özü aslında bu tip konser sunumları. 1950ler’deki karanlık bir konser salonunda makara banttan eserin çalınması şeklinde idi elektronik müzik konserleri. Oradaki amaç zaten besteci ile müzik arasındaki “performer” ı ortadan kaldırmaktı. Ayrıca bu tip “acousmatic” konser formatında besteci artık bir “performer” oluyor. Sesi doğru bir şekilde mekan içinde dolaştırmak için konser sırasında yapılan “canlı difüzyon” işlemi de bir performans.

/// Salonu adeta gezen seçkiyi nasıl hazırladın? Sinema vurgundan yola çıkıyorum, konseri bir hikaye gibi mi tasarladın? Aynı seslerle başlayıp bitti, bir yolculuk sonunda başa döndük sanki.

Bu seçkiyi hazırlamak sandığımdan daha zor oldu açıkçası. Mesela “Black Falcon” albümünün sound ve estetik anlayışı ile “Freedom to the Black” tamamiyle birbirinden farklı. O yüzden bu farklı sesleri yanyana doğru bir şekilde sıralamak üzerine çok düşündüm. Konserin hem bütününü hem de iki bölümünü kendi içerisinde planladım. Her bölümün kendi içerisinde doruk noktaları ve sakinleştiği anlar vardı. Bir filmin montajını yapar gibi bu noktaları düşünerek tüm bu konser kurgusunu yaptım.  

/// Salon karanlıktı ama seyirciyi izleme fırsatın oldu mu? Görsel de ses gibi salonda dolaştı ama izleyici tamamen sese konsantre oldu gibi geldi bana. Gördüğüm en sessiz konserlerden biriydi. Seyirci deneyime ortak oldu değil mi?

Seyirci deneyime gerçekten ortak oldu. Konsere gelenlerin çok büyük bir çoğunluğu hayatında ilk defa bu tip bir “acousmatic” konser sunumuna geliyordu. Onların tını odaklı böyle 90 dakikalık bir konsere bu kadar tutkulu bir şekilde sarılmaları beni de etkiledi. Aslında Türkiye’de çağdaş müzik ve onun sunumu anlamında daha ne kadar fazla, farklı denemeler yapılabilir konusunda beni düşünmeye sevk etti.

/// Müziği ses kaynağına gönderirken nasıl bir yol izledin? Tarif etmek zor ama sesin salondan uzaklaştığı anlarda, müziği uzaktan duymak etkiyi güçlendirdi. Filmlerde yönetmen duyguyu güçlendirmek için doğru yerde genele geçer ya, aynen öyle oldu.

Ben bu tip “acousmatic” sunumları İngiltere, İrlanda, Fransa, ABD gibi ülkelerdeki festivallerde çokça yaptım o yüzden farklı parçalar ve estetikler için nasıl bir difüzyon başarılı olur konusunda bilgim ve deneyimim var. İzlediğim ana yol her parçanın ruh haline, ses dünyasına göre biçimlendi. Mesela “Five Stages of Grief” gibi mid tempolu ve yavaş yavaş yükselen bir parçada çok hızlı bir difüzyon, seslerin sürekli olarak mekanda hareket ettigi bir performans başarılı olmazdı çünkü o eserin ruhunda böyle bir hareket yok. Bu durumda sesin çok yavaş bir şekilde tek noktadan tüm mekana yayılması daha doğru bir difüzyon tercihi. “Below the Cold Ocean” eserinde ise çok hızlı hareket eden sesler mevcut ve eserin amacı seyirciyi su altında hisettirmek. O yüzden sadece üst kattaki hoparlörleri kullanarak bir şeyin altında olma hissiyatını yaratmaya çalıştım. Ayrıca bu eserdeki çok hızlı hareket eden sesler gibi ben de sesleri mekanda çok hızlı hareket ettirdim difüzyon yaparken. Salonun dışındaki hoparlörleri kullanarak da sinemadaki geniş açı mantığını kullanmış oldum.

/// Görselin gezmesi hoştu ama seçilen imajlar çok anlaşılmadı, bütünüyle bir ışık gösterisi olabilir miydi? Projeksiyonun ışığı görsellerden daha etkileyiciydi aslında. Seyirci kendi zihninde bir sinema yaratırken güçlü bir uyarandı ışık.

Zaten buradaki amaç görsellerin projeksiyonun hareketi ile birlikte bozulmasını sağlamaktı. Bu şekilde sadece gezinen dokular halini aldı bu gorüntüler. Ayrıca hareket eden projeksiyonların kendi ışığı diğer LED ışıkları destekleyen bir hal almış oldu. Müziğimin yarattığı iç içe geçen dünyalar hissi bence bu şekilde ışık ve videoda da hissedildi çünkü hangisi ışık, hangisi video, hangisi projeksiyon sorularını sordurdu dinleyiciye.

/// Berlin Anhalter Bahnhof  gecenin doruk anlarından biriydi. Hikayesini merak ediyorum. Ve tabii albüm ne zaman?

Berlin Anhalter Bahnhof bu sene sonunda ABD’de yayınlanacak “Eleven Short Stories Volume 2” albümünün açılış parçası. Tamamiyle hazırlanmış piyano sesleri üzerine kurulu. Bu serinin ilk albümünde olduğu gibi bu albümde de her parça bir duruma, olaya, görsele dayanıyor. Berlin Anhalter Bahnhof 2.Dünya Savaşı’nda yahudilerin toplama kamplarına götürüldüğü üç ana gardan birisiydi. 1952’den beri kullanılmayan bir durumda.

/// Gizli hoparlör veya anfiler neredeydi? Salondaki en doğru oturma yeri neresiydi, senin yanın mı?

Gizli hoparlörlerin ikisi alt katta, birisi merdiven boşluğunda, gitar anfileri ise ana salonun ortasında yerde idi. Salondaki en doğru oturma yeri mekanın tam ortası denebilecek koltuklardı.

/// Salt'taki konser bundan nasıl farklılaşacak?

Salt’taki konser “acousmatic” formatında sunulmayacak. Acousmatic konserler ancak geniş, yüksek tavanlı mekanlarda başarılı oluyor çünkü sesin mekan içinde dolaşabilmesi için genişliğe ihtiyacı var. Salt’taki konserde 10 sene içerisinde yayınladığım duo albümlerden bir seçkiyi sunacağım. Ancak Borusan Müzik Evi’ndeki konserden farklı olarak bu konserde canlı olarak seslere analog pedallar, dijital efektler vasıtası ile işitsel olarak müdahale edeceğim. Bu şekilde bu duo albümleri tekrar yorumlamış olacağım.

/// Konsere dair en ilginç yorum neydi?

“Konserin sonunda artık konserin başındaki insan değildik” diyenler oldu mesela. Onun dışında tüm konser boyunca müziklerden ilham alarak kara kalem bir çizim yapan hayranım vardı. Konser sonunda bana çizimini gösterdi ve ben de onu imzaladım. Sanat içinde sanat durumu gibiydi. Çok çok enteresandı gerçekten. Bu ve bunun gibi örnekler aslında çağdaş müziğin ve “acousmatic” konser sunumunun hayal gücünü nasıl tetiklediğini çok iyi bir şekilde gösteriyor.

16.4.13

03. BORUSAN MÜZİK EVİ RETROSPEKTİF KONSERİ ÜZERİNE


/// Borusan Müzik Evi'ndeki Retrospektif konseri için kayda alınmış Erdem Helvacıoğlu tarihi diyebilir miyiz? 10 yıl içinde hiç pişman olduğun veya 'farklı olabilirdi' dediğin bir albüm oldu mu?

19 Nisan Cuma Borusan Müzik Evi’ndeki konser 2003-2013 yılları arasında yayınladığım albümlerden bir seçkiyi kapsıyor. Kayda alınmış bir tarihin özeti bu biçimiyle. 10 yıl içinde yayımlamış olduğum albümlerden pişmanlık duyduğum bir çalışma olmadı. Ancak henüz yayımlayamadığım albümler için bir üzüntüm söz konusu. Mesela bu 10 senelik süre zarfında solo electronica” albümümü ve şarkı formatında post folk” çalışmamı yayımlamayı isterdim. Bunlar henüz gerçekleşmedi ama bu ve bunun gibi işlerim gelecek sene itibari ile yayımlanmış olacak. Şu anda bunun heyecanını duyuyorum.

/// Bu kutlama tek konserle mi sınırlı kalacak? Eğer öyle ise bu performansı profesyonel bir şekilde kaydetmek ve bir DVD çıkarmak ilginç olabilir. Arşivlik bir belge olur.

Bu kutlamanın ikinci konseri SALTta gerçekleşecek. Orada 10 senelik süre zarfında yayımlamış olduğum ortak albümlerden bir seçki sunacağım. Ayrıca SALT’taki konser sırasında bu seçkiyi canlı elektronikler vasıtası ile de gerçek zamanlı bir şekilde değiştirip yeniden biçimlendireceğim.

/// 10 yıllık süreçte pek çok müzisyenle işbirliği yaptın. Sahnede sana kimler eşlik edebilirdi, öyle bir kurgusu olsaydı konserin?

Eğer işbirliği yaptığım müzisyenlerin de sahnede olduğu bir konser planlamış olsaydım şu ana kadar ortak albüm yapmış olduğum tüm sanatçıların sırayla sahne alacağı bir yapı hazırlardım. Ros Bandtten Per Boysen’e, Şirin Pancaroğlundan Bill Walker’a, Ulrich Mertin’den Bruce Tovsky’e kadar herkesin yer alacağı bir konser olurdu kesinlikle.

/// Sürekli kendini yenileyen bir müzisyen olarak, müziğini çok iyi bilenleri bile şaşırtacağına eminim sahnede. Biraz ipucu vermek ister misin?

Bildiğimiz anlamda bir sahne kurulmayacak Borusan Müzik Evinde. Elektronik müziğin atası diyebileceğimiz Fransız besteci Pierre Schaeffer tarafından kurulan GRM enstitüsünde yer alan ve toplam 80 hoparlörden oluşan, “acousmonium” olarak adlandırılan ses sisteminde sunulan bir konser formatına benzer bir anlayışta gerçekleşecek retrospektif konserim. Borusan Müzik Evi’nin 3 ayrı katına bazıları gizlenmiş şekilde toplam 13 hoparlör ve 2 gitar anfisi yerleştirilecek ve eserler canlı olarak bu ses sistemine yönlendirilecek. Canlı ses difüzyonu olarak adlandırılan bu teknik ile sunumu yapılan Türkiye’deki en büyük ve deneysel “acousmatic” konser olacak bildiğim kadarı ile.

/// Bestelerini bilmeyen bir kişi konsere hazırlık olarak nerelere başvurmalı? Neleri dinlemeli ilk adımda?

Şu ana kadar yayımlamış olduğum albümlerin hepsinde birbirinden farklı anlayışlar ve sound”lar denedim. Ama ana birkaç başlıkta toparlamam gerekirse: Dış ses kayıtlarım ile ilgilenenler “A Walk Through the Bazaar” albümümü, akustik, elektrik gitar çalışmalarım ile ilgilenenler Altered Realities”, “Fields and Fences”, “Black Falcon”, “Timeless Waves” albümlerimi, piyano işlerim ile ilgilenenler Eleven Short Stories” albümümü ve çağdaş klasik, elektroakustik çalışmalarım ile ilgilenenler Resonating Universes” ve “Wounded Breath” albümlerimi dinleyebilirler.

/// 10 yılın ardından müziğinin hangi yöne evrileceğini düşünüyorsun? 21. yüzyılın popüler üretim ve tüketim araçları olan aplikasyonlar vs ilgini çekiyor mu?

Son birkaç seneden beri müziğim gittikçe daha sert ve politik bir şekil almaya başladı. Mesela şu anda dünyaca ünlü çağdaş müzik topluluğu Bang on a Can-All Stars için yazmakta olduğum eserin adı Tales of Oppression and Resistance”. Bunun gibi çalışmalarımın daha yoğun hissedileceği bir dönem olacak gelecek 10 sene.

Yeni müzik tüketim araçları tabii ki ilgimi çekiyor ama onların bize söylendiği gibi çığır açıcı olduklarını düşünmüyorum ben açıkçası. Bu her yeni teknoloji ile bize söylenen ve sürekli olarak tekrarlanan bir yalan bence. Walkman teknolojisi ile saatlerce kasetlerden müzik dinlemiş birisi olarak telefondan kulaklık ile müzik dinlemenin çok da farklı olmadığını söyleyebilirim. Müzik üretim araçları daha ucuzluyor ve yenileniyor bu doğru. Ancak gerçekten kalıcı, ilginç çalışmalar üretmek için yine eskiden olduğu gibi ciddi bir emek gerekiyor. Hatta belki de eskiye oran ile daha da zorlaşıyor çünkü sonsuz olanak arasında kendine has bir “sound” çıkarmak ve o düşünce yapısına girmek üretim yapan kişi için gittikçe imkansız bir hal alıyor. “Yeterince iyi” veya “ortalama” değerlerin ana akım medya ve kültür tarafından kutsandığı bir ortamda çığır açıcı eser üretmek gerçekten hiç kolay değil.

/// Dinleyiciler konsere nasıl gelmeli?

Dinleyiciler, Türkiye’de yakın bir gelecekte deneyimleyemeyecekleri yapıda bir konserde olacaklarını bilerek gelmeliler bence konsere. 3 boyutlu ses dünyasında kaybolacakları, farklı bir deneyim yaşayacakları bu konsere tüm algıları açık bir şekilde gelmelerini tavsiye edebilirim.

7.3.13

02.YARATICILAR VE KARA BULUTLAR


/// Muhafazakar dinleyici alışılmadık denemeler veya sesler duyduğunda nasıl tepki gösteriyor? Hazır piyano kompozisyonlarına veya klasik olmayan diğer bestelerine tutucu tepkiler geliyor mu?

Eğer ana akım müzikler dışındaki eserler ile karşılaşmamış ise dinleyicinin ilk tepkisi genellikle red ve korku oluyor. Bu çok içgüdüsel bir tepki. İnsan doğası gereği alışık olmadığı her türlü farklı kokuyu, sesi, görseli kendi varlığına bir tehdit olarak algılıyor. Bu anlamda bu tip içgüdüsel tepkiler beni şaşırtmıyor ve üzmüyor. 

Ancak belli bir entelektüel birikimi olmasına rağmen çok muhafazakar yorumlar yapan dinleyici ve eleştirmenleri anlamakda ben gerçekten zorlanıyorum. Özellikle klasik ve çağdaş müzik dinleyicileri ve eleştirmenlerinin diğer müzik akımlarını dinleyen, takip eden ve bilenlere göre çok daha açık olması gerekirken, büyük bir çoğunlukla tam tersi gerçekleşiyor. 

Akımların, estetiklerin, müzik prodüksiyon tekniklerinin bu kadar içiçe geçtiği bir dünyada bu tip bir yaklaşım bana anlaşılmaz geliyor. Ben şu ana kadar yayımlanmış olan tüm albümlerimde bu muhafazakar anlayışın karşısında durmaya çalıştım. Akımlar ve onlarla beraber gelen kurallar setinin hem dinleyici hem de yaratıcılar üzerinde dolanan bir kara bulut, bir engelleyici olduğunu düşünüyorum.   

/// Son yıllarda oldukça üretkensin ve farklı müzisyenlerle ortak çalışmalar yapmaya önem veriyorsun. Ortaya çıkan ürünlerde müzik ve ses çeşitliliği dikkat çekiyor. Bunları nasıl ayırıyorsun kafanda? Çok yönlülüğün arkasında nasıl bir motivasyon var?

Beni her zaman Frank Zappa gibi özgür ruhlu besteciler etkilemiştir. Her ne kadar Zappa’nın tüm yaptıklarını besteci, ses mühendisi ve prodüktör olarak beğenmiyor olsam da sese tamamiyle özgür bir şekilde bakabiliyor olması ve risk almayı bir yaşam biçimi olarak kabul etmiş olması bana kendi sanatsal dünyamda da kılavuzluk etmiştir. 

Teknik ve estetik olarak birbirinden tamamiyle farklı müzisyenler ile çalışmanın hem kısa hem de uzun vadede büyük katkısı oldu bana. Çok farklı akımlarda proje üretme ve prodükte etme konularında çok büyük deneyim kazanmış oldum. Korkudan, gerilime, kara komediden, savaş filmlerine kadar birbirinden tamamen farklı alanlarda filmler üretmiş olan Kubrick’i kendime örnek aldığımı söyleyebilirim. Her fikirden, akımdan beslenebiliyor olması Kubrick’i özel bir yönetmen yapan nedenlerin başında geliyor bence. 

Aynı anda farklı projeler üzerinden çalışabiliyor ve zihnimi bunlara odaklayabiliyor olmamı mühendislik ve daha sonrasında ses mühendisliği okumama borçluyum diyebilirim. Sistem analizi, yöneylem araştırması, makina elemanları, prodüksiyon teknikleri, miks, mastering vb okuduğum tüm konular benim proje odaklı kafa yapımı biçimlendirmiştir. 

/// Çok önemli müzisyenlerle çalıştığın gibi son derece önemli plak şirketleriyle de çalıştın. Mesela Sub Rosa bir dinleyici olarak beni bile heyecanlandırdı. Bunun müzisyene katkısı ne oluyor? Plak şirketini biz eleştirmenler ve dinleyiciler biraz abartıyor muyuz? Yoksa gerçekten müzisyeni bir yerden bir yere taşıyor mu?

Prestijli plak şirketleri ile çalışmanın besteciye mutlak surette katkısı oluyor. Mesela benim “Resonating Universes” albümüm İngiltere’nin en saygın çağdaş müzik şirketlerinden birisi olan Sargasso Records tarafından yayımlandı. Plak şirketinin bünyesinden yakın zaman önce kaybettiğimiz efsane besteci Jonathan Harvey de var. Benim için onunla aynı katalogda yer alabilmek büyük bir onur. 

Onun dışında “Altered Realities” albümüm New Albion Records tarafından yayımlanmıştı mesela. 80 sonrası çağdaş Amerikan müziğini şekillendirmiş ve John Cage’den, John Adams’a, Somei Satoh’tan Stockhausen’a kadar yüzlerce önemli besteci ve albüme kataloğunda yer vermiş bir şirket. Bang on a Can-All Stars ile tanışmam ve ilk çalışmam “Altered Realities” albümü sayesinde olmuştur ve albümün New Albion tarafından yayınlanmış olması eminim ki onların beni besteci olarak seçmesinde etkileyici olmuştur. 

Ayrıca Sub Rosa gibi şirketlerin kendilerine has bir soundları ve dinleyici kitleleri var. Böyle bir şirket ile çalışma sayesinde bu dinleyici kitlesine de ulaşmış oluyor sanatçı. 

/// Neler dinliyorsun şu aralar?
Şu aralar dinlediğim bazı sesler: Todd Reynolds “Outerborough” albümü, Kaija Saariaho “L'amour De Loin” operası, Lana Del Rey, Autechre, Jeff Beck’in tüm eski albümleri, Jonathan Harvey’nin “Tombeau de Messiaen” albümü, Robert Rich’in eski albümleri, Ros Bandt “Sonic Archeologies” albümü.

3.3.13

01. NEW YORK'TA OLMAK

/// New York'taki hayatınla başlayalım; gidiş serüveninden ve orada üzerinde çalıştığın projelerden bahsedelim istiyorum. New York'ta yaşıyor olmanın bir besteciye sağladığı avantajları da merak ediyorum?

Ocak ve şubat aylarında New York’taydım iki farklı proje için. İlki prömiyeri Kasım 2013’te Borusan Müzik Evi’nde yapılacak ve Amerika’nın en önemli çağdaş müzik topluluklarından Bang on a Can- All Stars tarafından seslendirilecek olan “Tales of Oppression and Resistance” adlı eserim. Bu çalışma için grup elemanları ile ön kayıtlar yaptım New York’ta. Eserdeki tüm sesler grup üyelerinin bu ön kayıtları üzerine kurulu olacak. Diğer proje ise Nathan Larson ve The Cardigans grubunun solisti Nina Persson ile başlattığımız elektronik pop grubu “777”. İngilizce parçaları yazmaya ve kaydetmeye başlamıştık bir süre önce. Ocak ve şubat aylarında da bu kayıtlara devam ettik New York’ta.

New York’ta olmak dünyaya tek bir noktadan bakma, bakabilme hissiyatını veriyor ilk olarak insana. Queens’de mesela öyle mahalleler var ki, onlarca ülkeden birbirinden farklı insanın buluştuğu, insan sürekli olarak o kültürlerin dili, yemekleri, müzikleri, yaşam stilleri hakkında yeni bilgiler ediniyor. Bu kadar farklı toplulukların bir arada olması, o şehirde yaşayanlara farklı bir boyutta esneklik ve hoşgörü kültürü sağlıyor. Ayrıca sürekli olarak ileriye doğru ilerleyen bir gemide olduğunuzu düşünüyorsunuz.

Sürekli olarak yeni insanlarla tanışıp yeni projeler üretebiliyorsunuz. “Grant” ler veya “crowd funding” sistemleri sayesinde en uç fikirlerinize maddi, manevi destek bulmanız mümkün. Her türlü müzik akımının çalınabileceği onlarca mekan var, ayrıca bir besteci olarak üretiminizin değerli olduğu hissiyatını alıyorsunuz. Müzisyenler yeni üretime o kadar açıklar ki, ben orada bulunduğum 6 hafta boyunca 2014 ve 2015 için 3 adet ayrı eser siparişi aldım mesela.

///Amerika demişken; İlhan Mimaroğlu ve Bülent Arel gibi bestecilerin elektronik müziğe kattıklarından bahsedelim mi? Hem geçen sene kaybettiğimiz Mimaroğlu'nu da anmış oluruz böylece. Türkiye'de yeteri kadar bilinmeyen bu iki adamın çağdaş elektronik müzikteki yerini senden dinlemek isterim.

Bir arkadaşım vasıtası ile İlhan Bey’in eşi Güngör Hanım ile tanışmış oldum. Kendisinin anlattığı hikayeler Mimaroğlu’nun ne kadar önemli bir besteci olduğunu tekrar hatırlattı bana. Frank Zappa’dan John Cage’e 20.yüzyılın birçok önemli bestecisini etkilemiş bir Türk sanatçıdan bahsediyoruz. Hem Bülent Arel hem de İlhan Mimaroğlu dünyada çağdaş elektronik müziği yaratan isimlerden. Mimaroğlu’nun “Bowery Bum”, Arel’in “Stereo Electronic Music No.1” eserleri bence birer başyapıt. Ben her zaman düşünmüşümdür acaba her ikisi de ilk üretimlerini ABD’de yapmaya başladıktan sonra ekipmanlarını alıp Türkiye’ye gelseler ve üretimlerine burada devam etseler ne olurdu diye.
  

/// Ustaların ustasını da analım; John Cage'in 100. yaşı tüm dünyada etkinliklerle kutlandı geçen sene. Takip ettiğin veya katıldığın etkinlikler oldu mu?

Borusan Müzik Evi’nde ve başka mekanlarda, galerilerde bazı etkinliklerin olduğunu biliyorum ancak ne yazık ki ben bu etkinliklere katılamadım. John Cage’in müziğini çok sevmiş ve takip etmiş biri değilim ama onun cesaretine ve kavramsal düşüncelerine hayran kalmamak mümkün değil. 4’ 33’’ gibi bir eseri muhafazakar klasik müzik dinleyicisine sunabilmek büyük bir cesaret işi.